Zeynep Yön

Mehmet

Mehmet

Bulutlarda çekilince gece geldi. Yeryüzünde yerleşik varoluş arasından sanki tek bir insan için gündüzü örtmeye gelmiş gibi. Halinde bir arayış var.
Spil dağının kucağına serinliğini bıraktı ilk. Karanlığı giderek kapladığında her yeri, yamacın dik başlı duruşu arayışının yönünü gösterdi. Dağın kuzeyinde, toprağı taşımaktan soğumuş sınırları heybetli sarayı ve orada yaşayan erkek çocuğunun ufkuna sığamayan penceresini. Yüzünü bu dağın derin sırtına dönmüş çocuk yetiştirilirken ismini giderek daha keskin işitmeye başlamıştı. Mehmet. Tanrıların doğduğu vadilerin ayazdan keskin bedeninde, geleceğini okuyabilirdi. Bugün kim olacağını biliyordu, kim olduğunu değil. Bunu söyleyebilecek olan annesi yanında değildi. Onu dünyaya getirip, dünyadan uzak bir yerde geride kalmıştı.

Zamanın yörüngesinde gecenin ise dünyadan başka gidecek yeri yoktu. Ne dolunay ne de çiy damlasının misafiriydi bugün, ışığı içine aldı ve çocuğun sorduğu sorulardan sessizce içeriye girdi. Sarayın duvarlarını karanlığı kaplarken çocuğun rüyaları da geri çekildi. Ardından penceresine yansıyan mum ışığının gölgesi, duvarlarının karanlık sınırına yerleşti. Mehmet’in öfkesinin ateşinden de ince, uzun bir çizgiydi mum.

Gündüzün veziri güneş, gün boyu rüzgar girmez yüreklerini heybetli bedenlerinde örten adamların zırhı olmuştu ve çocuk taştan örülmüş duvarları yıkamadığından yorgundu. Güneş çekildikten sonra girdiği odasında oda düşlerini askeri yapar hiç hesaplayamadıkları yerden, zihinlerinin uyku çökmüş kapısından içeri girerdi. Bu gece çocuğun kalemi, kağıdın üzerinde hiç duraksamadan aşağıya inmeye devam etti. Kalemde yüksek sesli bir merak yükselip alçalırken masanın üzerinde bambaşka bir diyar sarayın sınırlarını aşmış, kurulmuş, el yazmaları önünde hizalanmıştı.
Ateşiyle ısınmış kalbi bir soruyu parlattı.
İnsan ne ister ve bunun için ne yapar? Bu soruyu Mehmet, düşlerle arası iyi sıcak kentli Ciriaco d' Ancona'dan işitmişti. Dört köşesinde yanıtsız kalan sorular saray duvarlarının sınırı olmuşken bu ayakları kumsala değmiş Anconali’nin getirdiği el yazmaları Mehmet’in arkadaşı olmuştu.
İnsan yalnız kul mudur, ilim saçan bu berrak zihin nasıl tabi olur? Anconali’nin bu okyanusları aşmış gözleri anlattıkça ufkun derin dalgaları Mehmet’in aklının bucaklarına çarpar medcezir gibi öfkesini bir anlığına geri çekerdi.

Bu evini geçmişin derin sayfalarında arayan adamın getirdikleri, Mehmet’in önündeki o boş parşömen defterin kaderini değiştiriyordu. Kalemi artık sadece divan yazıları yazmıyor; Anconalı’nın anlattığı antik dünyanın gölgelerini açığa çıkarıyordu. Sayfaların kenarında beliren kim olduğunu merak eden Roma büstleri, toprağın hafızasını taşıyan Grekçe harfler, sarayın taş duvarlarını yeniden çizdiği birer ufkunun alametiydi.

Anconalı’nın anlattıkları, artık ellerinde hüküm bulan kalemine de işlenmişti. odanın loşluğunda Akhilleus’un kalkanı parıldıyor, Büyük İskender’in Doğu’ya yürüyen ordularının ayak sesleri Spil Dağı’nın rüzgarına karışıyordu. Mehmet, elindeki mürekkep lekeli hokka ile Homeros’un mısraları arasında kendi yazgısını aradı.
İnsan ne isterdi? Çocuk, Truva’nın intikamını alacak o nihai kudreti isteyebilirdi.

Anadoluda yakılmış ve yazılmış olan her yazgıyı gören o devasa gözün tasviri çöktü masanın üzerine: Hagia Sophia. Göklerin bakışlarını taklit eden o muazzam kubbenin tasviri mumu dalgalandıran rüzgar gibi mürekkebi bir anlığına titretti. O kubbeyi fethetmek, geçmişin ve geleceğin tüm labirentlerine aynı anda sahip olmak demekti. Mum sönüp oda geceye teslim olduğunda, rüyası saklandığı yerden göz kapaklarına doğru sokuldu. Geçmiş ve geleceğin tüm labirentleri sabırlıydı, bir çocuğun bir fatihin çehresine dönüştüğü zamana kadar. 

Gece’de kızıl dolunaya teslim olacağını biliyordu, yüzyıllar sonra bir kütüphanede bu an çoktan yazılmıştı.

Previous ArticleNext Article